22 Eylül 2009 Salı

Her Türk David Lynch doğar...























Geçen hafta dağıtımımız yapıldı. Artık usta bir jandarma eriyim. Düzeltiyorum jandarma çavuşuyum. Çok havalıyım. Gece çavuşu oldum. ("havalı" kelimesi, kelimenin en kinayeli anlamı ile kullanılmıştır. Nitekim über küçük bir karakoldayım ve yapacak çok az işimiz var. Telefonla bizi arayan vatandaşlar "Arı kovanıma ayı saldırdı" gibi şikayetlerde bulunuyorlar.) Geceleri yaşıyorum, gündüzleri uyuyorum. Toplam 17 kişilik karakolumuz, şirin bir ev edası ile çalışmakta. Alt devre üst devre arasına sıkışmış olan biz 3 kısa dönem, kah onlarla kah bunlarla çekişe çekişe mıntıka yapıyoruz, Kral TV seyrediyoruz. Anlayacağınız bunlar neşeli, eğlenceli, mutlu mesut, şakacı günler. Kendime, okuma yazmayı 20 yaşında askerde öğrenmiş bir asker arkadaşımı düzgün okur yazar yapmak gibi bir görev edindim. Gizem'in getirdiği kitaplardan Momo isimli bir tanesini ona verdim. Okutup sonra hakkında muhabbet etmeyi planlıyorum. Birazdan da onun için yeni bir kitap bulmaya gideceğim.

* Kral TV dedim aklıma geldi, Digiturk sahibi olmaktan tüketici ile bağlarım kopmuş haberim yok. Mesela Sıla ve Viva gibi iki müzik kanalını ben bu karakolda öğrendim. Bir yandan klip dönen bu kanallarda, sağ köşede de çöpçatanlık düzeneği kurulmuş. "Ben x, y ilinde oturuyorum. Sarı saçlı mavi gözlüyüm. Bayanlara selam ederim" kıvamında mesajlar dönüyor. Hatta kanal üzerinden chat yapanlar bile var. Gözümden kaçmayan başka bir ayrıntı erkeklerin hatrı sayılır oranda kapalı kadın arayışında olması. Aradıkları şey ve aradıkları mecra çok tezat, çok bir ironik değil mi?

Dağıtım sonrası her şey bu kadar toz pembe olmadı benim için. İlk dağıtımım çok daha büyük ve işlek bir karakola;. 150 metrekarelik bir avlusu bulunan etrafı yüksek duvarlarla çevrili bir karakola yapıldı. Askerlik yapmamışlar ya da kadınlar için kısaca özetlemek gerekirse; er dediğin rütbeliden ve işten bütün askerliği boyunca kaçar. Bir erin teskeresine kadar uzmanlaştığı ve en yetkin olduğu konu "arazi" olmaktır. Söz konusu karakolda bu ikisi de imkansız. Nitekim 15 ranzanın bulunduğu koğuş ve avlu dışında başka hiç bir alan yok. Ayrıca altı çizilmeden geçilemeyecek başka bir husus da 30 küsur ere 20 küsur rütbeli askerin düşmesi. Her an köşeyi dönen bir rütbeli sayesinde götümüz 5 dakika yer görmedi (Gizem bu jargonumdan hoşlanmıyor ama asker zamanı böyle, sonra yine kibar mizacıma geri dönerim diye umuyorum). "Yer" dediysem; kanepe, iskemle falan düşünmeyin asfalttan ya da betondan bahsediyorum. Neyse 3 günlük alt devre üst devre kavgasından, üst devrelerin bize iş kitleme çablarını bertaraf ettikten sonra bu karakoldan da dağıtımımız yapıldı.














Yeri gelmişken buradan Deniz E.'ye selamı bir borç biliyorum. (hemen anlatayım) Pek sevgili Deniz ile dağıtılması gereken askerler arasından, son üç askerden ikisi olarak yüzbaşının önüdünde koridorda bir duvar dibinde kala kaldık. İkimiz de benim şu anda olduğum karakolu istiyorduk, nitekim öbür seçenek cezaevi karakoluydu. Komutan "cezaevine kafası çalışan birini göndermek istiyorum. Yani sen veya sen gideceksin. Madem ikiniz de istemiyor büyük olanınız cezaevine gidecek" dedi ve bir seneden az bir fark ile ben paçayı kurtardım. Deniz tek başına, cezaevinin yolunu tuttu. Halbuki ikimiz de aynı yere gidebilseydik askerliğimizi bitmiş sayardım. Sağlık olsun.

Neyse, askerlik anılarımı blog'la bir şekilde bağlamayı planlıyordum hatta dün yağan über Trabzon yağmurundan kaçmak için cam fanusu andıran nöbet kulübesinin içinde nöbet tutarken inanılmaz tezler ve çeşitli edebi karşılaştırmalar üretmiştim kafamda ama hepsini unutmuşum. Halbuki ne kadar zeki bulmuştum düşündüklerimi... Bir daha nöbetlerimi kağıt kalemle tutacağım. İnsanın nöbet tutarken düşünecek çok vakti oluyor. En son ne zaman 2 saat boyunca hiç bir şey yapmadan ayakta durdum bilemiyorum. Mesela söyle şeyler düşündüm; adamlar yapıyor biz izliyoruz, adamlar yapıyor biz dinliyoruz ve bakıyoruz. Biz niye yapamıyoruz, biz bu garipliklerin içinde doğup büyüyor ve ölüyoruz? Aslında bizim elimizde bir David Lynch olabilmek, abuk sabuk sahneler yaratabilmek (Gizem kızma), "garip olmak" için garip işler çıkartacak doğal malzeme bol. Askerlik yapmış her Türk gencinin bir David Lynch ya da ne bileyim bir Paul Auster olması işten bile değil bence. Malzeme bol. Mesela içinde komutan çocuklarının top oynadığı kaçan toplarını "asker abii asker abiii" diye böğürerek gariban erlere toplattırdığı, kızların çığlık çığlığa etrafta koşuştururken su tabancasıyla birbirlerini ve bu esnada biraz önce bize istikamet veren, süründüren subayları da ıslattığı ve sadece "yapma evladım, yapma çocuğum" gibi tepkiler aldığı, yan gecekondumtrak binadaki delinin her gün içtima sırasında çığlıklar attığı, arka planda Kral Tv tınıları duyulan bir karakolu David Lynch oturup düşünmek, hayalgücünün derinlerinden çıkartmak zorunda. Bizim için askere gitmek yeterli. Gizem, Paul Auster'ın "In the country of last things" kitabını getirmişti. Acemi birliğinde okudum. Mesela Paul Ağabey bu kitap için aylarca hatta senelerce düşünmüştür. Karakterlerin halet-i ruhiyesini oluşturmak, şehrin karanlık ve yalnız havasını yaratabilmek için az tırnak yememiştir. Halbuki 28 günlük acemi birliğine gelse düşünmesine gerek kalmaz birebir yaşardı o şehirde. Yani demek istediğim bizim yaratıcı olmamıza gerek yok, biz etrafımıza bakalım yüzlerce Auster'a, bir o kadar da Lynch'e yetecek hatta artacak hikayemiz var aslında.










Dün bu nöbette bu anlattıklarım daha zekice ve derin geliyordu. Burada olmadı sanırım. Bu kendi düşüncelerimi zeki bulma dururum, annemin beni çok komik, yakışıklı, zeki vs. bulması gibi bir şey de olabilir. Toparlayacak da vaktim çok yok. Çarşı izni sınırlı biliyorsunuz. Bir daha dersimi daha iyi çalışıp geleceğim. Bu seferlik idare edin. Son 40 küsür gündür maruz kaldıklarımı göz önüne alırsanız çok bile bunlar.

Bir dahaki sefere Ramazan Bayramı ve askerlik üzerine yazmayı planlıyorum. Aslında bugün yazacaktım ama hem zamanım yetmeyecek hem de annem ve Gizem sakıncalı şeyler yazmamam gerektiği konusunda 23486380 kere uyardı beni. Bu konu başlı başına sakıncalı ama bir o kadar da irdelenmesi gereken bir konu.

Esen kalın....

06 Eylül 2009 Pazar

Jandarma Er Eren A. İstanbul, bir konu arz edebilir miyim komutanım!!!

Bir önceki post'umdaki tahminlerimi doğru çıkartan Trabzon İl Jandarma Merkezi, reklam piyasası açısından beklediğim kadar kurak bir yer. Seyredilen hiç bir şeyin anlaşılamadığı bir TV'nın bulunduğu yemekhanemizden başka hiç bir iletişimimiz yok gerçek dünya ile. Ama tam da tahmin ettiğim gibi tüketici alışkanlıkları A.K.A. yurdum insanının tüketim ve genel alışkanlıkları konusunda beni beslenmekten hiç geri kalmıyor asker ocağım.





Haftaya yapılacak dağıtımımda eğer komunikasyon yönündne daha gelişmiş bir karakola gönderilmezsem. Blog yazılarım 5 buçuk ay süresince günlükten bozma bir hal alacak.


Kusuruma bakmazsınız diye düşünüyorum. Nitekim sizi koruyorum.





Ufkum genişlemenin ötesinde bir boyut kazandı. Yurdum insanını tanıdığım kadar kendimi de tanımış hatta kendimle tekrar tanışmış oldum. Ben kendimi böyle bilmemiş, kendimi böyle tanımamıştım. Gizem söylemişti "askerlik seni değiştirecek" diye. İnanmamıştım.





Gerçi değişmeyen özelliklerimden biri olarak sik sik etme durumum hala dört nala, dolu dizgin devam etmekte. Mesela bugün çarşıya çıktık, çıktık da ne oldu. Bir aydır her eğitim günü yalvara yakara beklediğimiz yağmur bu sabah yağmaya başladı. Son bir aydır yok silahlı sürünme, yok tören yürüyüşü, yok "tekmil ver", "içtima var beyler" diye bağıran adamlara eşlik eden 30 küsür derecelik sıcaklık kıçımızdan ter damlatırken ve amele yanıklarıma amele yanığı katan güneş ensemizden eksik olmazken uğramayan yağmur bula bula bu bugünu buldu. Bu arada şu lafın doğrusu içtimaymış ama herkes iştima diyor. Nedenini bir türlü çözemedim.





Ayrıca sürünmekten bir hal oldum. Durmadan cezalandırılıyorum. Kolumdaki dövme yüzünden birlikteki en popüler sima benim. Kolumda "Erleichda" yazıyor. Anlamını soran komutana, çok fazla ayrıntıya girmemek için "Rahatla demek komutanım, Almanca" dediğimden kelli artık "Rahatla gel lan buraya", " Şalke 04 nerede?" ya da "Kanadalı" gibi çeşitli komutlarla çağırılıyorum, Uzman Çavuşlar tarafından. Yıl 2009 ve adamlar sanki ilk defa dövme görmüşler gibi davranıyorlar.





Ayrıca Trabzon denilen yerde Ramazan dolayısı ile yemek yenecek tek bir yer yok. Sokakta sigara içenlere taş atıp küfür eden apaçi gençler de cabası. Cafe Kahve Rengi isimli bir yer bulduk. 20 küsur gündür (dikkat edin daha şafak falan saymıyorum) sucuklu yumurta hasreti ile yanıyordum. Tam sevindim. O da kursağımda kaldı. Yumurtanın sarılarını patlatıp getiren garsona içimden büyük küfürler ettim.





Ayrıca bu "çarşıya çıkma" atraksiyonu beni çok fena bunalıma soktu. Bu mu bir aydır beklediğim nane? Yani bütün bir ayın en eğlenceli, beklenen olayı bu mu? 5-6 saat yarı kapalı ceza evinden çıkıp etrafta 8 tane herif, 1 numara kazınmış saçlarla dolanıp, sonunda 140 kişi ile yattığımız koğuşlara geri dönmek mi? Hadi yine yemin türeninden sonra "annemgiller" (asklerlik benim jargonumu da değiştirmek üzere) ve nişanlım Gizem (evci çıkarken komutana böyle yalan söyledim, Gizem'in çok hoşuna gitti) geldi ziyaretime o yüzden o haftasonu şahaneydi ama şu an çok fena bir halet-i ruhiyedeyim.





"Benim burada ne işim var?" son 1 ayın en çok sorulan sorusu oldu. Şimdi Twitter'a falan bakıyorum. Entel dantel arkadaşlarımın bahsettiği konular o kadar uzak geliyor ki. Ben daha çok Arda'nın 30 milyon yüro edip etmeyeceği ya da alaya kaçak Karadeniz pidesi gönderen pidecilerin ne kadar çok para kazandığı, kaç gündür yıkanmadığımız, alaturka tuvalet kullanmanın püf noktaları gibi konularla haşır neşir olabiliyorum bugünlerde. Bu arada Gizem buradayken Migros'tan tuvaletlere asmak için aldığım kancalar inanılmaz sükse yaptı. Alaturka tuvalet kullanmak gerçekten bir zanaatmiş. Klozet'i bulan adama duyduğum saygı ve sevginin haddi hesabı yok.





İnanılmaz komik olaylar da olmuyor değil aslında. Bir kere hayatımda duymadığım küfürler ve deyimler öğreniyorum. Annem kara kaplı bir defter vermişti, ona yazıyorum bu lafları. Bir ara o defterden buraya geçiririm. Fragman niyetine sizle şu özlü sözü paylaşmak istiyorum. " Kışın güneşine, orospunun sikişine, komutanın gülüşüne aldanmayacaksın..."








PS: Yazdıklarımı bir nefeste yazdım, içinde bin tane tapaj ve imla hatası olduğuna eminim ama asker ağzı ile belirtmek lazım gelirse.... "skiim mına koim"

12 Ağustos 2009 Çarşamba

o şimdi asker canı neler neler ister...




Gün bu gündür sevgili blog insanları. Yarın sabah Trabzon'a doğru yola çıkacağım. "Jandarma Er Eren A. emirlerinize hazırdır komutanım". Zaten fark etmişinizdir, bir süredir sesim sedam çıkmıyor. Askerlik halet-i ruhiyesine girme öncesinde büyük saldım. Bunun bir nedeni askerliğin sarması dört bir yanımı. Ama ana nedeni Gizem isimli bir şahıs. Hiç post yazmamış olmamın yanı sıra, bu kişi yüzünden ertafta sürtmek dışında hiç bir şey yapmadım şu son 3 hafta süresince. Dövme projesi falan hepsi hikaye oldu. Heyecanlandığımla kaldım. Şikayet ediyor muyum? Haşa. Adamlar Yapıyor'u ne kadar seviyor da olsam, bir daha olsa yine hiç bir şey yazmam etrafta sürterim onunla. Hatta lazımsa, kesmezse kapatır blog'u giderim, gözünüzün yaşına bakmam. O kadar da gözüm kara.

Bu beni bekleyen, kelimenin en nefis anlamı ile, şahane 5.5 ay süresince ne yazarım, ne kafalarda olurum, neler anlatırım bilemiyorum. Ama umudum ara sıra da olsa bir internet bağlantısı sahibi olup bir şeyler çiziktirebilmek. Tabi beklentiniz yükselmesin. Trabzon hakkında "reklam dünyasının kalbi" diyorlar ama yine de güncel reklam konularına ne kadar hakim olabileceğim konusunda soru işeretlerim var. Lakin tüketici içgörüsü konusunda anlatacak inanılmaz hikayelerim olacağına emin olabilir, hatta bu konuda arkadaşlarınızla yemeğine ya da bilemediniz keşkülüne falan iddaaya girebilirsiniz.

Sevgiler saygılar, esenlikler....


PS: Gitmeden sevgili Serra'dan gelen son çalışmayı sizle paylaşmaktan haz duyuyorum. Trabzon'a gidince Kral TV'den istek klip olarak bunu talep etmeyi ve asker arkadaşlarım (devrelerim, topraklarım, hemşerilerim vs.) ile Televizyon odasında çekirdek çitlerken izlemeyi düşünüyorum... Düşündümde; kolbastı oynayarak da izleyebilir ve daha interaktif, katılımcı yaklaşabilirim duruma.

Uzun lafın kısası Soko'dan askerliğini Trabzon'da jandarma olarak yapan Eren için geliyor; I'll Kill Her...

I´ll kill her from Joerg Barton on Vimeo.




PS2: Son zamanlarda imla hatalarımı ve düşük cümlelerimi düzelten Gizem bu yazımda da hatalar bulacaktır lakin düzeltmem zaman alacak. Şimdiden özür.

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Sigara adam öldürür, öldürtür.




Ben demiştim demek istemiyorum ama, sigara yasağı başlamadan bir ay önce ben demiştim. Milliyet'in haberi ülkenin resmidir.


Ülkenin bir başka resimi de bunlar ama bunları öngörmem imkansızdı.



28 Temmuz 2009 Salı

Simple Facts

video video

26 Temmuz 2009 Pazar

Mezesiz; tadsız tuzsuz rakı...

Enteresan ülkemizin enteresan kurumlarından sadece bir tanesi olan Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu'nun (TAPDK) içkili ürünlerin reklamında iştah açıcı, başka bir deyişle özendirici öğelerin kullanılmasını yasaklamış. Yani rakının yanında balık, beyaz peynir, kavun gibi mezelerin resmedilmesine yasak getirmiş. Bir daha düşünelim doğru mu anladık? Reklamların özendirici olmasının önüne geçilmeye çalışılmış. Özendirici olmayan reklamlar yapılmasını istemişler yani. Özendirici olmayan reklam... hmm baya enfes, hatta dahiyane bir fikir. Reklamın doğasına aykırı bir durum. "İçki her kötülüğün anası" diyebilir ve özendilirilmesine karşı olabilirsiniz. O zaman tamamen yasaklanmasını savunmalısınız, böyle sansürlenmesini değil. Açıkcası ben belirli hedef kitlelere reklam yapılabilmesi ve zaten reklam yapılması etik olmadığı bariz olan kitlelere yapılmaması taraftarıyım.

Yeni Rakı şahane bir işe imza atmış ve bu sansürün etrafından dolaşmanın bir yolunu bulmuş; hem de TAPDK'ya büyük laf sokarak. Amma velakin, reklam başarısız olmuş bence... Niye mi? Çünkü bence böyle bir karara varan insanlar için reklamın mesaji biraz fazla rafine olmuş. Zeka, kültür ve espiri anlayışı aralıklarının dışında kalması olası bir tadı var ilanın.
Eski toprak akşamcılar ise ayakta alkışlayacaktır bu işi diye tahmin ediyorum.


Olsun varsın ah çekinme, sen yine yalanlar söyle...




Sabah kalktım, (sabah dediysem saat 13.38 sularında, iş güç yok ya vücut saatim çok fena şaştı) tek tek, her gün baktığım websiteleri gezdim. En son Facebook'ta şu Gitti Gidiyor viral filmini gördüm; "Eski sevgilime kapak olsun", aslında ben de bunun viral film olduğu ve sessiz sessiz kimseye çaktırmadan, ne kadar başarılı bir şekilde yayıldığı konusunda ahkam kesecektim. Fakat sonra sevgili Yaprak'ın Trendometre'de yazdıklarını okudum. Yaprak gazetelerin bu videonun viral olduğunu fark edemediğini düşünmüş, bence durum gazetelerin "saflığından" çok daha beter bir durumda.

Bu arada filme kesinlikle laf sokmadığımı ve Gitti Gidiyor'un ajansına çıkardıkları bu şahane iş için 3 kere "oley, oley, oley" dediğimi buradan belirtmek isterim. Sanırım 41? 29! yapıyor bu işleri ama uzun zamandır websiteleri yapım aşamasında olduğundan emin olamıyorum. Varsa bilen, düzeltsin beni.

Sonradan Edit: Bu viral fikri eBay İspanya'da da kullanmış. Yukarıda 41? 29!'a verdiğim 3 oley'i onlardan alıp, İspanya'daki ajansa vermeyi bir görevbiliyorum.


Futbolla ilgilenenleriniz bilir, yaz döneminde gazeteler yalan haber yazar. Herkes farkındadır. Herkes bilir. Türkiye'de spor sadece futbolla sınırlı olduğundan lig yaz tatiline girince gazeteler açık açık yalan söyler okuyucularına. Çünkü yazacak başka bir şeyleri yoktur. Ve dürüst olalım Türkiye'de gazete okuyucularının büyük bir bölümü gazeteye sondan başlar. O son 3 sayfanın bir şekilde dolması şarttır yoksa gazete satmaz. Annemlerin küçükken "oğlum kıro musun gazeteye sondan başlıyorsun?" diye sormaları çok saçma gelirken, şimdi ne demek istediklerini gayet iyi anlıyorum.

Neyse bu futbol geyikleri, mecra basılı değil de sanal olunca yerini yarı çıplak kadınların endamına kaptırmış durumda. Siz küçükken masturbasyon için hangi kaynakları kullanırdınız bilemem ama zamane ergenleri Hürriyet ve Milliyet'in internet sayflarını günde en az bir kere taçlandırıyordur bence. Bu yarı çıplak frikik manyağı olmuş kadın fotoğrafları da tamamen bir pazarlama dehasının ürünü. Benim blog sayfamda bile (Konulu Porno post'umu hatırlayın) porno lafı geçer geçmez ziyaretçi sayısında patlama olmuştu. Gazeteler ne kadar ziyaretçi alırsa o kadar reklam alıyor, yani o kadar çok para kazanıyor. Bu arada ben bu iki gazetenin bir aralar "artık temiz yayın yapıyoruz, kadınları aşağılamıyor; manken, oyuncu ve şarkıcıların çıplak resimlerini yayınlamıyoruz" tadında beyanatlar verdiklerini hatırlıyorum. N'oldu? Kimse okumadı, ziyaretçi sayınız yarı yarıya düştü değil mi? Siz de dermanı Paris Ablanızın ebleh kollarına buldunuz....

Şimdi konuyu bağlıyorum; her gazetenin içerik toplayıcıları artık Linsay Lohan'nın meme ucunun +10 ziyaretçi, Deco'nun Galatasaray'a transferinin +20 ziyaretçi ettiğinin farkında ve onları zaten kullanıyorlar. Yeni moda Youtube ve benzeri sitelerde über seyirci çekmiş videolar. "Orada seyrediliyorsa burada da seyredilir" motosu ile altına saçma sapan, yalan yanlış laflar yazılarak videoları post eder hale geldiler. Yani anlayacağınız gazeteler de bu Gitti Gidiyor videosunun bir viral olduğunun farkında. Yoksa internetin dört bir yanında "reklam kokan hareketler bunlar" vari postlar kol geziyor. Sadece yalan haber yapmaktan, gerçek olmadığını ya da kaynağını göz ardı etmekten bir çekinceleri yok. Yeter ki insanlar tıklasın.... Alan memnun satan memnun.

Bu arada şöyle bir şey de gayet muhtemel; Gitti Gidiyor ya da 41? 29! parayı basıp 1-2 gazeteye bu videoları reklam adı altında yayınlatmış da olabilir. Diğer gazeteler de başka haberleri aparttıkları gibi bunu da apartmışlardır, gerçek haber diye düşünüp. Lakin bu sefer de gazeteler okuyucuları "bu bir reklamdır" ibaresiyle uyarmayarak yalan söylemektedir, hatta bu senaryo gerçek ise bu sefer suç da işliyorlar...